8

354

355


götürür, başbakanları ve hükümetleri istedikleri gibi yönlendirirlerdi. Yani neredeyse hükümetler ülkeyi, gazete patronları da hükümetleri yönetirdi. Özal, gazetecilerin hükümet üzerindeki bu tahakkümünü kırdı. Basını kendi görev sınırları içine çekmeyi başardı. Özellikle hükümetlerin kuruluşu sırasında basının tavsiyelerine kulak asmadı.

Özal basın hürriyetine büyük önem veriyor, ama bunda da Batı standartlarına geçilmesi gerektiğini söylüyordu. Basının yazdığım iyi araştırmasını, doğruluğunu ispat etmesini istiyordu. "Ben yazdım, doğru değilse tekzip et" anlayışına karşıydı. "Böyle şeyolmaz" diyordu. "insana bir leke atıldıktan sonra onun düzeltilmesi mümkün değildir. Ne kadar tekzip edilse, mümkün değildir."

Son Orta Asya gezisi sırasında basına ağır eleştiriler yöneltmişti. Sözlerinin bir gazetede çarpıtılarak verilmesine ve Dışişleri Bakam Hikmet Çetin'in olmayan bir toplantıyı terkettiğine dair asılsız habere çok kızmıştı. Aşkabat'ta Niyazov'un onuruna verdiği yemekten sonra gazetecileri ikametine ayrılan yere çağırmış, yalan haber yazmamalarını, haberleri çarpıtmamalarım istemişti. Gazetecilerin tiraj uğruna gerçeklerin üstünü örttüğünü söylüyordu. Yanlış haberler yazılıyor, o yanlış haberlerin üzerine bina edilen yorumlarla insanlar aldatılıyordu. doğru haber vermek basının görevi, doğru haber almak da insanların hakkıydı. "Ben bugün varım, yarın olmayabilirim ama, Türkiye bakidir. Ona göre davranılması gerekir" diyordu.

Erişilmez Spor Tutkusu

Yer, İstanbul Harbiye Orduevi...

Cumhurbaşkanı Özal'la sohbet ediyoruz. Spor üzerine doyumsuz bir sohbet... Çünkü Milli Futbol Takımı'mızın maçı var.

Özal'a maçla ilgili sürekli bilgi veriliyor. O kadar heyecanlı ki, takımımızın bir gol attığı haberi gelse, sevincinden havalara sıçrayacak... Karşılaşmanın seyri aleyhimize geliştikçe morali bozuluyor, dudaklarım ısınyor.

Bir yandan da spor üzerine, futbol üzerine konuşuyor. O kadar
 



 


ilginç şeyler söylüyor ki... Futbola da mühendis kafasıyla yaklaştığım, hesaplar yaptığım, matematiksel sonuçlar çıkardığını görüyorum.

"Bizim teknik adamlarımıza bunu bir türlü anlatamadım" diye yakınarak başlıyor söze:

"Bir futbol maçı, her biri 11 kişiden oluşan iki takımla, yani toplam 22 futbolcu ile oynanır. Maçın süresi 90 dakika olduğuna göre, bir futbolcu maç süresince topla sadece ortalama 4 dakika oynuyor demektir. Geriye kalan 86 dakika ise topsuz geçiyor. Bu durumda, futbolcuların topla oynamaktan ziyade, topsuz alanda oynamayı bilmeleri gerekir. Yani futbolculara antrenmanlarda bol bol şut atmayı, topla oynamayı öğretmek yerine, onları okul öğrencileri gibi sıralara oturtup, kara tahta başında pratik dersler verilmeli, topsuz alanda nasıl oynamaları ve ne yapmaları gerektiği öğretilmeli... "

Özal bunları anlatırken, aleyhimize bir penaltı kararı verildiği haberi geliyor.

Rakip takımın futbolcusu ceza alanımızda bizim futbolcunun ayağına basmış, hakem görmemiş. Ayağına basılan futbolcumuz rakip futbolcuya tekme atınca, hakem tereddütsüz penaltıyı vermiş.

"İşte" dedi Özal, "Benim anlatmak istediğim bu... Ortada top yok. Topsuz alanda nasıl oynamamız gerektiğini bilmediğimiz için penaltıya sebep olduk. Rakip oyuncular ise bunu iyi biliyor. Futbolcumuzun ayağına o kadar ustalıkla basılıyor, yani o kadar ustalıkla gizli faul yapılıyor ki, en dikkatli hakemin bile gözünden kaçıyor. Oysa bizim futbolcumuz göstere göstere tekme atıyor. Hakem de haklı olarak penaltı kararı veriyor. Ben buna topsuz gol yemek derim. "

Özal, sporla daima iç içeydi. Sporu spor uzmanları kadar,

hatta onlardan iyi bilirdi. Coşkun Azarı bir toplantıda, "Efendim, biz.. sporcuyuz, sizinle nasıl konuşacağımızı bilmiyoruz" demiş, Özal da "Aranızda nasıl konuşuyorsanız benimle de öyle konuşun. Çünkü şu anda bende bir sporcuyum" karşılığını vermişti.

Spor yazarı Attila Gökçe anlatır:

"Ocak 1985... Ankara/da eski Başbakanlık binasında top



 




 

 Geri

İleri