8

340

341


Türkiye idi. Böyle bir Türkiye'de bilgili ve modern kentliler'de camiye gidecektir. Öyleyse İslamiyet'le çağdaşlığın sentezi yapmak kaçınılmaz olacaktı.

Özal'a göre aslında İslamiyet zaten çağdaştı. Ancak, yanlış ve belki kasıtlı yorumlar yüzünden, sanki ilkel bir din haline getirilmiş, geriletilmişti. Her önüne gelen İslamiyet'i yorumlamaya kalkmamalıydı. Kuran-ı Kerim doğru anlaşılmalı ve doğru anlatılmalıydı.

 Bir tabu kıncı olan Özal, İslamiyet'te aslında var olmayan ama varmış gibi gösterilmeye çalışılan tabuları da kıracaktı.
 
 Milli Eğitim eski Bakanlarından Avni Akyol da, Özal'ın "dinde reform" konusunda çalışma yaptığım doğruluyor ve şunları söylüyordu:

 "Maalesef ömrü vefa etmedi. Temel isteği, Kuran-ı Kerim'i doğru anlatabilmeyi başarmaktı. Çağdaş düşünüyor ve buna ulaşmaya çalışıyordu. Bu konuda önemli çalışmalar yaptığını biliyorum. "
 
 Hayali İhracatın İçyüzü

Yıl 1990.Turgut Özal Cumhurbaşkanı seçileli henüz birkaç ay olmuştu.

Çankaya Köşkü'nde sohbet ediyoruz.

Hayali İhracat konusu o günlerde yine gündemdeydi. Muhalefet partileri ateş püskürüyor, Özal'ı suçluyorlardı.

Sohbetimiz sırasında bu "Hayali ihracat" konusunu da sordum Özal'a... Çok konuşulan, üzerinde fırtınalar kopartılan konuyla ilgili gerçekleri birinci ağızdan, Sayın Özal'dan dinlemek doğru olacaktı.

 "Efendim, nedir bu hayali ihracat meselesi?" dedim.

 Hiç şaşırmadı. Hatta yüzüne bir gülümseme yayıldı. Bu soruyu yöneltmem onu memnun etmiş gibiydi.

 "Hayali ihracat konusunda kimseye söyleyemeyeceğim şeyler var" diye başladı söze... Sonra anlattı... anlattı...


 


Türkiye'nin 70 cent'e muhtaç günlerini, kredi bulabilmek için nasıl ülke ülke dolaştığını, yabancılara nasıl avuç açtığımızı, Türkiye'ye yardım için oluşturulan konsorsiyuma bir ülkenin bir milyon dolarla katılarak onurumuzla nasıl oynandığını, birkaç yüz milyon dolarlık kredi için yabancıların kapısında saatlerce nasıl beklediğini...

Bunların ne kadar acı verdiğini, ne kadar gurur kıncı olduğunu yaşamayan bilemezdi.

Türkiye'nin dövize ihtiyacı vardı. Döviz, bir zamanlar 70 cent'e muhtaç duruma düşen, iflasın eşiğine gelen Türkiye için hayati önem taşıyordu.
Ama döviz uğruna onurumuzdan daha fazla ödün veremez, gururumuzun daha fazla kırılmasına seyirci kalamazdık.

Özal, "Türk işadamlarının yurtdışındaki bankalarda milyarlarca dolar dövizi olduğunu biliyordum. Bu dövizi Türkiye'ye getirmenin bir yolu, bir çaresi olmalıydı" diyordu.

İhracatı artırmak için teşvik tedbirlerinden biri, " ihracata vergi iadesi" uygulamasıydı. İhraç edilen malın bedeli olan döviz Merkez Bankası'na giriyor, devlet de ihracatçıya belli oranda vergi iadesi ödüyordu. Tabii bunların arasında ticaretle ve ihracatla ilgisi olmayan, ama yurtdışındaki bankalarda dövizi bulunanlar da vardı. Hiçbir mal veya ürün ihraç edilmediği halde ihracat yapılmış gibi gösteriliyor, karşılığında vergi iadesi alınıyordu. Ancak, yapıldığı iddia edilen ihracatın karşılığı, döviz olarak Merkez Bankası kasalarına giriyordu.

Özal'ın bundan haberi vardı. O, ülkenin çıkarları için gerektiğinde yasaları ve kuralları sollamayı bile göze alabilen cesur ve pragmatik bir politikacıydı. Yasalar ve kurallar insanların, toplumun ve devletin haklarını, çıkarlarını korunmak için konulmamış mıydı? Öyleyse, toplumun ve devleti:!} çıkarlarını engelleyen yasaları sollamada bir sakınca yoktu. Özal, ülkeye ve millete yararlı olduğuna inandığı işi ne pahasına olursa olsun, her türlü riski ve eleştiriyi göze alarak, yapardı. "iş yapmayan hata da yapmaz. Memleket hayrına iş yapmak elbette eleştirilmeyi de göze almaktır" derdi.

Evet. Özal hayali ihracata göz yummuştu. "Dış kredi bulsam, döviz bazında yüksek faiz ödeyeceğim. Bir de kapı kapı dolaşıp yalvaracağım, avuç açacağım. Türk işadamlarının


 
 Geri

İleri