8

324

325

Turgut Özal, Anadolu'nun göç yolları üzerinde bulunduğunu, bin yıl önce buraya geldiğimizi, bizden önce buradan çeşitli medeniyetlerin gelip geçtiğini ve medeniyetlerin bir nevi mirasçısı olduğumuzu söylüyordu. Ama sonuç itibariyle Anadolu, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir bakiyesiydi. Farklı kökenlerden geldiğimiz muhakkaktı. Burada biraraya gelmiş, kaynaşmış ve "millet" olmuştuk. Saraybosna'dan, Bulgaristan'dan, Arnavutluk'tan, Kafkasya'dan Anadolu'ya gelenler vardı. Bizler de Osmanlı İmparatorluğu'nun genişleme dönemlerinde oralara gitmiştik. Sonra geri dönmüştük. Tunus'tan, Cezayir'den, Arabistan'dan, Mısır'dan, Suriye'den Anadolu'ya gelenler, Anadolu'dan oralara gidenler olmuştu. "Irk nazariyesi" değil, "millet nazariyesi" doğruydu. Atatürk "Ne mutlu Türk olana" dememiş, "Ne Mutlu Türk'üm diyene" demişti. Bunu bir milli birlik ifadesi olarak kullanmıştı. Bu nedenle, bu topraklarda yaşayan çeşitli kökenlerden gelmiş insanları hiçbir şekilde ayırmamalı, hiç kimseye azınlık muamelesi yapmamalıydık.

Özal, Amerika'yı örnek gösteriyordu. Orada belki bizden daha fazla farklı kökenden insan vardı. Ama hepsi "Ben Amerikalıyım" diyordu. O kadar olmamakla beraber biz de biraz Amerika'ya benziyorduk. Bizim bir de avantajımız vardı : Ne kadar farklı kökenden olsak da hepimiz aynı dine mensuptuk.

En büyük problemin özgürlüklerin kısılması olduğuna inanan Özal, fikir özgürlüğü yüzünden Türkiye'nin batmayacağını, aksine fikir özgürlüğünün olmadığı yerde gereksiz kavgaların ve büyük problemlerin çıkacağını söylüyordu. Bu konuda "Türkiye Birleşik Komünist Partisi"ni örnek veriyordu. Bu partinin yöneticileri Türkiye'ye gelir gelmez yakalarına yapışılmış, hapse atılmışlardı. Bütün Avrupa üzerimize gelmişti. Türk yargıçlar, söz konusu parti yöneticilerinin tutuksuz yargılanmalarına karar verince, adamlar "Bizi niye tevkif etmiyorsunuz?" diye haber yollamaya başlamışlardı. Türk Ceza Kanunu'ndaki 141 ve 142. maddeler de kalkınca mesele bitmişti. Olay da bitmişti. Çünkü adamların tevkif edilmesi, kahraman olmalarını sağlıyordu. Serbest bırakıldıktan sonra esa-meleri okunmaz olmuştu. "Düdüklü tencerede tazyik birikiyor. Açarsanız kapağı, herşey ortaya çıkar. Mesele bu kadar basit" diyordu Özal.

Bağımsız Kürdistan hayali peşinde koşan bölücü terör

örgütü PKK'nın etki ve faaliyet alanını daraltmak isteyen Özal, Kuzey Irak'taki Kültlerin özerklik taleplerine sıcak bakıyor ve destek veriyordu. 1991 yılı başlarında ABD'ye giderken, uçakta gazetecilere, Iraklı Kürt liderler Mesut Barzani ve Celal Talabani ile görüştüğünü açıklaması Türkiye'de büyük gürültü koparmıştı. Özal, 24 Mart 1991'de ABD Başkanı Bush'a "Bağımsız Kürt devleti olmaz" demiş, Bush da Türkiye'nin İrak'ta bağımsız bir Kürt devletini kabul edemeyeceğini açıklamıştı. Iraklı Kürt liderler, o tarihten itibaren gerçekçi davranmaya başlamış, "bağımsız devlet" fikrinden vazgeçmiş ve Özal'ın da sıcak baktığı "özerklik" talebini gündeme getirmişlerdi. Iraklı Kürtler, Körfez Savaşı'ndan sonra Saddam'ın Kürt kıyımını önlediği için Özal'a şükran duyuyorlardı. Talabani, ABD'nin İrak'a asker göndermesini Özal'ın sağladığını söylüyordu.

Cumhurbaşkanı Özal, 6 Eylül 1991'de, "Federasyon dahil herşeyi tartışmalıyız" deyince, Türkiye'de yer yerinden oynadı. Bundan, Özal'ın Güneydoğu'da "federasyon" istediği anlamını çıkaranlar büyük tepki gösterdiler. Oysa Özal, federasyon dahil herşeyin tartışılmasıyla, federasyonun ne kadar Kürtlerin aleyhine olacağının bütün açıklığıyla ortaya çıkmasını istiyordu. Nitekim 3 Mayıs 1992'de, "Batı Doğu'yu sömürüyor. Federasyon Kürtlerin yararına değil" diyecekti. Zaten "milli bütünlüğümüzün asla tartışılamayacağını" sık sık dile getiren Özal'ın Güneydoğu'da "federasyon" istemesi mümkün değildi.

Ancak, Özal, Güneydoğu konusunda hâlâ tabular olduğuna inanıyordu. O tabular da yıkılmalıydı. Serbestlikten, herkesin fikrini serbestçe söylemesinden korkulmamalıydı. Özal, Kürtçe'nin serbestçe konuşulmasında, Kürt kimliğinin tanınmasında ve Kürtlere kültürel haklarının verilmesinde ısrar ediyordu.

Türkiye'deki Kürt tabusunu "Annem Kürt'tü" ve "Türkiye'de 15 milyon Kürt var" sözleriyle yıkan Özal, "Kürt sorununu çözmeden ölmeyeceğim" diyordu. Ama Kürt sorununu çözemeden öldü.

Gazeteci Yavuz Gökmen şunları yazar :

"Eğer Özal yaşasaydı, Türkiye'nin bir numaralı sorununu çözmeye çalışacaktı bugün. Belki de çözüm yolunda önemli adımlar atılmış, akan kanlar büyük ölçüde kesilmiş olurdu.

 Geri

İleri