8

322

323

yepyeni sorunlar çıkartmakta ve böyle bir politika izleyen ülkeleri güçten düşürmektedir. Kaldı ki, uluslararası serbest ticaret sisteminin egemen olacağı, ekonominin küreselleşeceği, iletişim teknolojisinin inanılmaz gelişmeler göstereceği bir gelecekte, sınırların dahi anlamı kalmayacaktır.

6. Demek oluyor ki, bir ülkenin etkili bir politika güdebilmesinin zemini, dinamik ve sağlıklı işleyen bir ekonomi olmak zorundadır.

7. Türkiye'nin ekonomik sağlamlaşmasını tamamlaması için, çevresiyle iyi geçinmesi ve çevresinde bir barış ve istikrar kuşağı oluşturması şarttır. Ancak, istikrar ortamında Türkiye paha biçilmez jeostratejik konumu sayesinde, Doğu-Batı ve Kuzey-Güney, bir başka deyimle Asya-Avrupa, hatta daha ihtiraslı bir hedefle Pasifik-Atlantîk ve Karadeniz-Akdeniz eksenleri üzerinde bir serbest ticaret geçidi ve bağlantı noktası olabilir. En azından dünyanın bu en önemli akslarını kontrol edebilir.

8. Dünyada değişen şartlar gereği, Türk dış politikası da kendisini bu değişen şartlara uydurmak ihtiyacındadır ve Atatürk'ün 'Yurtta Sulh Cihanda Sulh' ilkesi yeniden yorumlanmalıdır. Bu ilke, statükocu, durağan ve Edime ile Kars arasında, sadece kendi güvenliğini ilgilendiren bir dar alana sıkıştırılamaz.

Üstelik dış güvenlik kavramı da Sovyetler Birliği'nin dağılışı, Körfez Savaşı ve Balkanlar daki karışıklık nedeniyle değişmeye mecburdur. Türkiye'nin periferi ve Osmanlı coğrafyası, Türkiye'nin dış güvenlik sınırlarını genişletmiş ve dolayısıyla Türkiye'nin aktif bir dış politika izlemesini empoze etmiştir.

9. Aktif bir dış politika ise 'caydırıcılık' unsuru olmadan izlenemez 'Caydırıcılık' hareketli, teknolojik bakımdan yenilenmiş ve yurtdışı görevler almaya hazır bir silahlı kuvvetlerle sağlanabilir.

10. Ülkenin yenilenmesi ve 21. yüzyıla doğru atağa kalkması için en büyük zorunluluk olan 'Zihniyet Devrimi' dış politika alanına da yansımalıdır.

Turgut Özal, elbette ki, dış politikaya ilişkin görüşlerini kurumsallaştırmış ve böyle 10 veya daha az veya çok maddede sıralamış değildir. Yaptığımız, daha ziyade bir döneme dış

politika alanında da damgasını vurmuş olan tarihi şahsiyetin yönelimlerini sistemleştirme çabasından ibarettir." (1)

Güneydoğu Sorunu

Türkiye'de "Kürt" sözcüğünü ilk teleffuz eden ve "Kürt realitesini ilk kabul eden devlet adamı Turgut Özal oldu. Ona gelinceye kadar bu sözcüğü telaffuz etmek cesaret isterdi. Kürtlere "Kürt" demek veya "Kürt realitesinden söz etmek tabuydu.

Oysa Kürtler yüzyıllardan beri Türkiye mozaiğinin en önemli unsurlarından biri olmuşlardı.

Özal, Güneydoğu sorununun çözümünü "demokrasi"de görüyordu. Ona göre, Güneydoğu'da yaşayan Kürt vatandaşlarımızla İrak'ta yaşayan Kürtlerin sorunları farklıydı. İrak'ta demokrasi olmadığı için, Iraklı Kürtler birtakım demokratik haklar istiyorlardı. Özerklik istemelerinin de nedeni buydu. Türkiye'de ise demokrasi vardı. Bütün vatandaşlar eşit haklara sahiptiler.

Türkiye'nin Doğusu'ndaki isyanlar hep tek parti döneminde çıkmıştı. Bu isyanlar 1926'da ve 1938-1939'da olmuştu. 1950'den sonra hiçbir isyan hareketi görülmemişti. Çünkü o tarihten itibaren tek partili baskıcı rejim gitmiş, yerine çok partili demokrasi gelmişti.

Özal, 1950'de Teknik Üniversite'den mezun olup Doğu'da bir yere elektrik şebekesi yapmaya gittiğinde, tek parti döneminde başka bölgelerde mecburi ikamete tabi tutulanların geri dönmekte olduklarını gördüğünü anlatırdı.

Özal'a göre, "İrak'ta bir Kürt devleti kurulacak. Onun hazırlığı yapılıyor. Özerklik veriliyor. Sıra size de gelecek" diyenler yanılıyorlardı. Türkiye'de demokrasi vardı ve Türkiye'de yaşayan Kürtler bütün vatandaşlarla eşit haklara sahiptiler. Dolayısıyla, Türkiye'deki Kürtlerin İrak'taki Kürtler gibi özerklik veya eşit hak istemeleri hem anlamsız hem de gereksizdi.

(1) Nokta Dergisi, 25 Nisan-1 Mayıs 1993, Sayı: 18, Özel ek s. 31-32

 Geri

İleri