8

264

265

Çankaya'da Mutlu Değildi

Özal, "Cumhurbaşkanlığı kaderimdi" diyordu.

Geriye baktığı zaman keşke Başbakan olarak kalsaydım diye düşündüğü olmamıştı.
Peki, Çankaya'da mutlu muydu? Gazeteci Leyla Umar'ı dinleyelim :
"...Aslında Turgut Bey'i ilk kez çıktığım Çankaya'da tek bir kere ziyaret ettim. Geçen yıl ameliyat olduğu Amerika'dan döndüğü gün. Doktorların bir haftalık kimseyi görmeme yasağına karşın beni kabul etmesini şöyle izah etmişti:

-Uçak piste inerken; baktım, vaktiyle çevremden ayrılmayanların hiçbiri yoktu. Pencereden seni uçağa koşarken gördüm.

Gerçekten o gün, politikanın insanları vefasızlığın ve katılığın acımasızlığına nasıl sürüklediğini görerek yazdığım yazı onu duygulandırmıştı. Yatağından kalkınca, bana sarıldı iki yanağımı öptü. Şımardım. 'Efendim, şimdiye kadar bana özel bir demeç vermediniz' dedim. Güldü. Bir daha sarıldı iki yanağıma birer öpücük kondurdu. 'Bu yetmez mi, etti dört dedi. Daha da sunardım. 'Hayır' dedim. 'Bari ilk defa hiçbir gazetecinin olmadığı bu odada birlikte resim çekelim, onları atlatalım.' Beni kırmadı.

Şimdi Özal'a ilişkin anılarımdan bazıları sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor...

Son Amerika yolculuğumuzun en son durağı Houston'da, Malatya Tıp Merkezi'nin kurulacağını anlatırken duyduğu heyecanı ve genç Türk doktorlarını öperek bağrına bastıktan sonra bana dönüp, 'Bu Tıp Merkezi'nin açılışını yapmadan ölürsem...' derken ilk kez gözlerinin yaşarması... Yüzlerce Harvard'lmın Özal'ı görmek için kapıda beklediğini ve içeri giremediklerinden dolayı ne kadar üzüldüklerini ona nakledince, 'Burada dostlar çok, Türkiyede düşmanlar derken tarifsiz hüzünlenmesi... Çok sevdiği Okluk Koyu'nda geçen yaz, ona niçin o kadar üzgün olduğunu sorduğumda, 'işte, saray diye basına yansıyan şu evin ebadını görüyorsun. Bunu dahi bana çok görüyorlar1 demesi..." O

(1) Sabah Gazetesi, 19 Nisan 1993

Turgut Özal, kalabalık arkadaş gruplarıyla çalışmaya, onlarla birlikte yaşamaya, gezilerinde arkadaşları tarafından uğurlanmaya ve karşılanmaya, her zaman aranmaya ve sorulmaya alışmıştı. Evinde dostlarıyla sabahlara kadar süren sohbetler yapmaya bayılırdı. Arkadaş ve dost canlısıydı. DPT ve Başbakanlık Müsteşarı iken de, Başbakan Yardımcısı iken de, ANAP'ı kurarken de, arkadaşlarını  nerede olursa olsunlar  aramış, bulmuş, hepsine görev vermişti.

Cumhurbaşkanı olduktan sonra, yıllarca birlikte çalıştığı, birlikte sevinip birlikte üzüldüğü dostları kendisinden uzaklaşmaya başlamışlardı. Bunların arasında, Özal ailesinin içine girmiş, aileden biri gibi olanlar da vardı. Özellikle ANAP Genel Başkanı ve Başbakan'ken çevresinde pervane olanlar, gözünün içine bakanlar şimdi yanına bile uğramıyorlardı. Hatta bu eski dostların içinde Özal'a öyle cephe alanlar vardı ki, muhalefetten daha insafsız davranıyorlardı. ANAP'ın son olağanüstü büyük kongresinde Sadi Pehlivanoğlu, Özal'dan "Rahmetli" diye söz etmişti. Eski dostları Özal'ı daha hayatta iken öldürmüşlerdi.

Özal gibi seven ve özleyen bir duygu adamının bu vefasızlıklara, hatta haksızlıklara üzülmemesine imkan yoktu.

Muhalefet ise, "Özal'ı Çankaya'dan indireceğiz" diye tutturmuş gidiyordu. 1991 seçimlerinde ANAP iktidarı kaybetmiş, DYP-SHP koalisyon hükümeti kurulmuştu. Özal'ı Çankaya'dan indiremeyeceklerini anlayanlar, bu kez onunla sürtüşmeye girmiş, gezileri sırasında uğurlamaya ve karşılamaya gelmez olmuşlardı.

Özal mümkün olduğu kadar hükümetle iyi geçinmeye çalışıyor, ama anayasanın kendisine verdiği yetkileri kullanmaktan da geri durmuyordu. Muhalefetin istediği gibi "sorumsuz ve yetkisiz Cumhurbaşkanı" olmamaya kararlıydı.

Özal'la hükümet arasında en büyük gerginlik kararnameler konusunda yaşanmıştı. Özal, gönderilen yüzlerce hatta binlerce kararnamenin çoğunu imzalıyor, bazısını ise ya bekletiyor ya da geri çeviriyordu. Böyle davranmakta haklıydı. "Ben bazı kararnamelerin nedenini ve amacını kavramakta güçlük çekiyorum. Mesela Milli Eğitim Bakanı bir kararname ile neredeyse tüm teşkilatı değiştiriyor. Gelsin bunu bana anlatsın" diyordu.

 Geri

İleri