8

24

25

îlk kez gittiği Amerika ile ilgili izlenimlerini, bu ülkeden nasıl etkilendiğini, 1993 yılında Cedit Grubu'nun Ankara'da düzenlediği toplantıda şöyle anlatacaktır :

"1952 senesinde, mezun olduktan bir yıl sonra Amerika'ya yolladılar. Şimdi, o günkü Türkiye'den bir insanı New York'a götürün. Nasıl şaşırdığını tahmin edemezsiniz. Tabii bize hep şunu öğrettiler : Bir Türk cihana bedeldir. Bir Türk on düşmana bedeldir. Ondan sonra, gittik Amerika'ya... Dev binalar, muazzam medeniyet. Onun karşısında sorgulamaya başladık, bu bize öğretilenler doğru mu diye...

1952 senesinde Amerika'da elektrik mühendisiydim. Hava hatları gördüm. İnanır mısınız, 1952 senesinde Türkiye'de bir tane şehirlerarası enerji nakil hattı yoktu. Bütün şehirler izole... Birçok şehirde de elektrik yoktu. Bugün 1950 Türkiye'sinin elektriğini ya iki, ya üç günde üretiyoruz. Tabii, onları görünce müthiş bir eziklik hisediyorsunuz. Bizden o kadar ileride bir toplum ki, herşeyleri var. Televizyon çıkmış, bizde yok. 1952'de gittiğim Amerika'da ilk defa televizyon gördüm. Ondan sonra da üzülüyorsunuz, nasıl olacak da biz bu ileri topluma yetişeceğiz diye..."

Turgut Bey Mutluluğu Yakalıyor

Özal, 1954 yılının mayıs ayında ikinci evliliğini Semra Hanım'la yapacaktır.

Nişantaşı Kız Lisesi mezunu olan Semra Yeyinmen, Ankara'ya gider ve EİEİ'de daktilo olarak çalışmaya başlar. Hareketli, neşeli, güzel bir kızdır. Üstelik mantık dokusu sağlam, oturup kalkmasını, sohbeti, konuşmayı bilen akıllı bir kız...

Semra Hanım'ı görür görmez çok beğenen Özal, onun ilgisini çekmek için çareler aramaya başlar. Sonrasını kendi ağzından dinleyelim :

"Sene 1954'dü. Ben, Amerika'dan yeni dönmüştüm. Tabii bekârız. Şöyle etrafıma bakarken, onu ilk görür görmez hemen dikkatimi çekti. Güzel, alımlı bir kızdı. Sonra ağır başlı, seviyeli olduğu da her halinden belliydi. Fakat çok ölçülü davranıyor, hiç yüz vermiyordu. Ne yapayım da dikkatini çekeyim diye düşünmeye başladım. Dikkatini çekmek için sonunda bir

yol buldum. Akşam o giderken gider daktilosunu bozardım. Sabah geldiğinde, daktiloyu bozuk buluyordu. Ben de hemen fırsatı değerlendiriyordum. Yanına gidip, 'daktilonuzun bozuk olduğunu duydum. Ben biraz anlarım. Müsaade ederseniz bir bakayım' diyordum. Sonra, gerekli tamiri yapıyordum. Ara sıra yanına gider, hayali kız arkadaşlar uydurur, onlar üzerine konuşurdum. Mesela, 'kız arkadaşıma ne hediye alayım?' filan gibi. Maksadım onu kıskandırıp, dikkatini çekmek. O ise bana, hediye konusunda saf saf tavsiyelerde bulunuyordu."

Semra Hanım ise, yaşamının o heyecanlı ve tatlı anılarını, uzun yıllar sonra bile yeniden yaşar gibidir :

"Aslında ben onun niyetini anlamıştım. Ama anlamazlıktan geliyordum. Turgut Bey'in bana sık sık baktığını da farkediyordum. Bir türlü yaklaşamıyordu. Çok çekingendi. Bir keresinde daktilomu tamir etmek istediğinde, 'memnuniyetle' dedim. Birkaç gün sonra daktilomu yine bozuk buldum. Turgut Bey geldi, hemen tamir etti. Hal hatır sordu. İyice şüphelenmiştim. Ama sesimi çıkarmadım. Daktilom devamlı bozuluyor, o da gelip tamir ediyordu. Artık, bozma işinin onun tarafından yapıldığını biliyordum. Hiç sesimi çıkarmadım. Çünkü, benim de hoşuma gitmeye başlamıştı."

Semra Hanım'ın daktilosunu, onun ilgisini çekmek için sık sık bozmak, Turgut Bey'in kendine özgü muzipliklerinden biridir. Zeki insanlar aynı zamanda muzip de olurlar. O da, muzipliği sayesinde mutluluğu yakalamayı başarmış, yaşamı boyunca muziplikten hiç vazgeçmemiştir. Gazeteci Hasan Cemal anlatır:

"Muzipliği sever Özal. 1980 öncesi kendisini bürokraside tanımış yakın bir arkadaşından dinlemiştim :

'Bir kalem çıkarır cebinden. Tut bakayım şunu der. Tutarsın, o anda elektrik çarpar, titrersin. Başka birşey çıkarır. Al bakayım eline der. Eline alıp bakarken, bu defa su fışkırır yüzüne. Muzip muzip güler.'

Bir kez ben de tanık olmuştum Özal'ın bu çocuksu yanına.

1989 Mart'ının başları. Yerel seçim kampanyasının hızlandığı günler.

Mersin'den helikopterle havalandık. Taşucu'na doğru uçu-

 Geri

İleri