8

234

235

sezdiği tehlikeyi, ancak İrak'ın Kuveyt'i işgal etmesinden bir iki gün önce sezebilmişti.

Özal, İrak'ın Kuveyt'i işgal ettiği 2 Ağustos 1990 günü, tatilini yanda keserek Ankara'ya dönmeye karar verdi.

Marmaris'teki yazlık evinden çıkarken, kafasındaki sorulara cevap arıyordu. Bu cevap arayışı yolculuğu boyunca sürecekti.

Gerçi yolculuğun süresi kısaydı. Ama bu kısa süre bile, kafasındaki sorulara cevap bulabilmesi için yeterdi.

Çok hızlı düşünür, çok hızlı karar verirdi. Ve de , çok hızlı hareket ederdi.

Onun bu özelliğini "Corriere Della Sera" gazetesi 14 Ağustos 1990 tarihli sayısında şöyle anlatıyordu :

"Bundan önce birkaç kere (Meselâ, Reagan'ın, Bush ve Bayan Thatcher'ın hayranlığını kazandıran bir hareketlilik ile ekonomiyi tekrar yönlendirmesi, altı yıl Başbakan olarak iktidarda kalması, 1988'de bir suikastten kurtulması, bir yıl sonra Cumhurbaşkanı seçilmesi) gösterdiği gibi Turgut Özal, kilosuna rağmen çok süratli hareket edebileceğini bir kere daha kanıtladı."

Evet, Özal yine çok süratli hareket ediyordu.

Kuveyt'i işgal ederek çok ciddi bir krize yol açan, hatta dünya barışını tehlikeye sokan Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'i yeteri kadar tanıyor muyduk?

Özal'ın kafasındaki birinci soru buydu. Bir savaşı kazanabilmek için, herşeyden önce düşmanı iyi tanımak gerekirdi.

Körfez krizinde izlenecek politikaların başarıya ulaşabilmesi, bu krizi yaratanın nasıl bir kişi olduğunun ve muhtemelen daha neler yapabileceğinin bilinmesine bağlıydı.

Cumhurbaşkanı Özal, Saddam'ı iyi tanıyordu.

Üç kez görüştüğü Irak Devlet Başkanı'nı, özellikle İran-Irak savaşı sırasında derinlemesine tahlil etmiş ve onu fazla "mağrur" bulmuştu.

13 Ağustos 1990 günü kendisiyle mülakat yapan NBC Tele-

vizyonu muhabiri Gumbel'e, Saddam'ın kişiliği ve gelecekte ne yapabileceği konusunda şunları söylemişti:

"Zekidir, çetindir, kararlıdır. Ama aynı zamanda çevresinde bir ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci adam yoktur. Dolayısıyla, ona 'Şunu yapmasan daha iyi olur diyecek danışmanları yoktur. Bu itibarla, hata yapmaya mahkûmdur."

İnsanları tahlil edebilme yeteneği Özal'ı hiç yanıltmamıştı.

Ondört yaşındayken adam öldüren, bütün rakiplerini ortadan kaldıran ve kendisini "Ulusal Kurtuluşun Kahramanı" ilan eden Saddam'ı da çok iyi tahlil ettiğini, altı ay önce Başkan Bush'a "Bu adam dünyanın basına dert açacak" demekle göstermişti.

Tek parti ve tek lider altında tek Arap devleti rüyasına soyunan Saddam'a dikkat edilmeliydi.

Özal'ın kafasında, ilk andan itibaren cevabı şekillenmeye başlayan bir soru da şuydu :

Türkiye'nin bu krizde izleyeceği politika ne olmalıydı?

Türkiye'nin ekonomik çıkarları İrak'la iyi ilişkilerin sürdürülmesini gerektiriyordu. Irak, ticaret bakımından dünyadaki ikinci büyük partnerimizdi. O tarihte onsekiz milyon tonu aşan yıllık petrol ithalatımızın onbir milyon tonunu bu ülkeden yapıyorduk.

Irak, ihraç ettiği petrolün hemen hemen yarısını Akdeniz'e taşıyan Kerkük-Yumurtalık boru hattı için her yıl bize ikiyüz elli milyon dolar ödüyordu.

İrak'tan yapılan petrol taşımacılığı Türkiye'ye ayrıca yılda üçyüz milyon dolar kazandırıyordu.

Türk firmaları İrak'ta ihaleler üstlenmişlerdi.

İrak'la ilişkilerimizin bozulmasının ekonomimize faturası ağır olacaktı.

Ama ekonomik çıkarlarımız zedelenecek diye, İrak'ın Kuveyt'i işgal etmesine sessiz ve seyirci kalamazdık.

Özal'a göre "Küçük çıkarlar, uzun vadeli hatalara yol açar"'di. Türkiye böyle bir hataya düşmemeliydi.

 Geri

İleri