8

206

207

azalırsa bölünür, parçalanırdık. Birbirimize daima sevgi ve saygıyla hitap etmeliydik.

Bizler bin yıl önce Anadolu'ya gelmiştik. Burada bizden önce yaşayan insanlar vardı. Bizden önce Araplar gelmişlerdi. Bizden önce Roma vardı, Yunan vardı ve İyonya medeniyeti vardı. Biz bu çeşitli medeniyetlerin bir nevi mirasçısı olmuştuk. Ama, Anadolu, sonuç itibariyle Osmanlı İmparatorluğu'nun bir bakiyesi idi. Farklı kökenlerden geldiğimiz için, milliyetçiliği şovenist manada anladığımız taktirde Türkiye'ye kötülük yapardık. Yani, Anadolu'da sadece Türk var diyemezdik. Burada yaşayan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı.

Şöyle düşünmemiz gerekirdi:

Bugün Amerika'da belki bizden daha fazla farklı kökenden insan vardı. Ama hepsi de "biz Amerikalıyız" diyorlardı. Lisan ve kültür bakımından hakim unsur Anglo-Sakson'du. Ve resmi lisan belli değildi. Ama kökenlere bakıldığında : Rum, Ermeni, Alman, Fransız, Portorikolu, zenci ve say sayabildiğin kadar... Çeşitli insanlar, Çinlisi, Japonu, hepsi vardı. Ancak, bir mücadele olduğu veya ülkeyi savunmak durumuna düşüldüğü zaman bunların hepsi 'ben Amerikalı'yım diyordu. Türkiye, tam olmamakla birlikte, biraz Amerika'ya benziyordu. Birliğimizi böyle korumalıydık. İnsanlarımız arasındaki farklılığı ortadan kaldırmalıydık. Ve bu farklılığı aşılayacak şeylerden sürekli uzak durmalıydık. Türkiye çok kritik bir noktada olduğu için, bu konu ileride bütün Türk hükümetlerinin başına sorun olacaktı. Bunun çözümü bizim elimizdeydi, başkalarının değil... Bu ülke içinde yaşayan herkes, hangi kökenden gelirse gelsin, birlik ve beraberlik içinde olmayı sürdürürse ki bizim bir avantajımız da vardı, aynı dine mensuptuk mutluluk ve refah devam edecekti.

Dikkat edilmesi gereken konulardan biri de, değişen dünya şartları içinde, daima yeniliğe, güzele, iyiye doğru gidilmesi ve muhtemelen çevre konusundaki gelişmelerle yakından ilgilenilmesiydi. Çevrenin korunması, tabii ve turistik değerlerin, arkeolojik ve tarihi servetlerin, yeşilin korunması, göllerimizin ve denizlerimizin kirlenmemesi konusunda ileri ülkelerin tecrübelerinden de yararlanarak, bazen o ülkelerin yapamadıklarını bile bizim yapmamız gerekiyordu. Çünkü onları bir kere kirlettikten sonra temizlemek çok zor oluyordu. Bu bakımdan

da avantajlı durumdaydık. Bu önlemleri bir an önce aldığımız takdirde, gelecek nesillere daha güzel bir dünya bırakacaktık.

İçimizdeki ezikliği, son 200 yıllık Osmanlı ezikliğini, "biz adam olamayız" Tanzimat önyargısını ortadan kaldırmayı başarmıştık. "Biz dünyanın her ülkesiyle yarış ederiz" imajı içimize yerleşmişti. Genç insanlarımıza bu duygu gelmişti. Bu devam ettiği taktirde, üç temel hürriyetin ışığı altında 2000'li yıllara doğru giden Türkiye, 2000'li yıllara eriştiği zaman belki iki elin on parmağı kadar sayılacak ülke arasına girebilecekti.

Özal, ileri ve modern bir Türkiye hayal ediyordu. "Bu hayali altı yıl içinde büyük çapta gerçekleştirmeye gayret ettik" diyordu. Çok büyük değişiklikler yapmışlardı. Ama yeterli değildi. İleri ve modern Türkiye daima hedef olmalıydı.

Özal'a göre, particilik de artık değişmişti. Particilik bir menfaat kulübü gibi olmaktan çıkmıştı. Eskiden partiler tahsis alırlardı, kota alırlardı. Serbest düzenle birlikte bunlar ortadan kalkmıştı. Toplumda bir statü meselesi olan particilik aynı zamanda şeref meselesi olmalıydı. Diyor ki:

"Onun için, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğini çok daha yüceltmek istiyorum. Onun için, belediye başkanlarının durumunu daha fazla yükseltmek istiyorum. Onun için, il genel meclisine daha fazla imkan vermek istiyoruz. Ve istiyoruz ki, partiler kanalıyla biraraya gelen insanlar mevki sahibi olsun, toplum içerisinde onların durumu yukarıda gözüksün. Bunlar topluma hizmet eden insanlardır. Particiliği böyle görmemiz lazım. Yoksa bir menfaat şebekesi halinde görürseniz batarsınız, gidersiniz. Particinin gücü yaptığı işlerdedir. Yoksa 'filan adamı tayin ettirdim, falan adamı işe koydum! gibi işlerde değildir. Yaptığı işler bir partinin gücünü gösterir. Ve yaptığınız islerle övününüz"

Özal, uzlaşmaya ve ekipleşmeye büyük önem veriyoruu. İnsanlar, kavga etmeden, birbiriyle anlaşabilmeliydi. Batı toplumlarında insanlar, kavga eder gibi derinliğine münakaşa eder, sonunda anlaşırlardı. Kavgayı kanlı bıçaklı hale sokmak, tabanca, bıçak çekmek... İleri toplumlarda bunlar yoktu. İleri toplumlarda her türlü münakaşa yapılır, sonunda uzlaşmaya varılırdı. Ve herkes bilmeliydi ki, uzlaşma o memleketi, o grubu, o kuruluşu ileriye götürürdü.

 Geri

İleri