8

188

189

Dağılan Rusya'nın da içinde yer aldığı Karadeniz Ekonomik işbirliği (KEİB) projesinin temellerini o attı.

Türkiye'nin pasif, riske girmekten korkan, yaratıcı olmayan, içe dönük ve kompleksli dış politika geleneğini değiştirerek, aktif, cesur ve dinamik dış politikayı o başlattı.

" "Çağ atlamak", "Bürokrasiyi önlemek", "İş bitirmek", "Milletin zenginliği sonucu devletin zenginliği" gibi kavranılan gündeme o getirdi.

Türkiye'yi liberasyonda üçüncü ligden birinci lige o çıkardı.

Dünya Bankası verilerine dayanılarak yapılan hesaplamalara göre, yıllık ortalama ithalat artışı kapsamında 1970-1980 döneminde veri temin edilebilen 100 dolayında ülke arasında 30. sırada olan Türkiye, 1980-1991 döneminde 10. sıraya yükseldi.

Yıllık ortalama ihracat artışı ortalamasında ise aynı dönemde 55. sıradan 22. sıraya çıkmayı başardı. Türkiye, 1980-1991 döneminde dünya ortalaması üzerinde bir dış ticaret performansı sergiledi.

Davos zirvelerinin düzenleyicisi Prof. Schwabs'in Dünya Ekonomik Forumu (EMF) ile IMD'nin ortaklaşa hazırladığı ve Mart 1991'de açıklanan "Dünya Rekabet Edebilirlik Gücü" raporuna göre Türkiye, 1980-1990 döneminde dünya ekonomisindeki yeni gelişmelere en hızlı ayak uyduran ve uyum sağlayan birinci ülke oldu.

33 ülkeyi kapsayan ve 326 kriter dikkate alınarak hazırlanan raporda, Türkiye "1960'ların Kore'si" ilan ediliyor, Türkiye'de ekonominin serbestleşmesinde ve çağdaşlaşmasında, yeni şartlara uyum sağlamada çok hızlı davranıldığı belirtiliyordu.

Türkiye, dünya ekonomik konjonktürünün elverişsizliğine rağmen, 1990'da gerçekleştirdiği yüzde 9.2'lik büyüme hızıyla, 24 OECD ülkesi arasında birinci sırayı almıştı. EMF ve IMD raporuna göre, genç müteşebbis potansiyeli bakımından Almanya ve Portekiz'den sonra üçüncü sıradaydı. Aynı raporda, mallan dış pazarlara en hızlı uyum sağlayan ülke olarak birinci sırada Japonya gösterilirken; Türkiye, Danimarka'nın önünde dokuzuncu sırada bulunuyordu.

Türkiye, Özal sayesinde üçüncü dünya ülkesi olmaktan kurtulmuştu.

Batı ile arasındaki gelişmişlik farkını hızla kapatıyordu.

Haberleşmede devrim yapmıştı.

Ödemeler dengesi sorununu çözmüştü.

Türk sanayii artık Avrupa ile boy ölçüşebiliyordu.

Turizm sektörü dev adımlarla gelişiyordu.

F-16 savaş uçakları üretilebiliyordu.

Türkiye büyüyor, milli gelir artıyordu.

Özal, bütün bu olağanüstü gelişmeleri yetersiz bulan veya görmezlikten gelenlere, Türkiye'nin çağ atladığı iddiasına katılmayanlara 8 Kasım 1987 tarihli konuşmasında şöyle cevap veriyordu:

"Nedir çağ atlamak?

Çağ atlamaktan anladığım, her şeyden önce çağdaş batılı ve batıyla yarışan bir Türkiye'dir.

Bugün Türkiye'mizin çehresi değişmektedir.

Ama en önemlisi; köylerde, kentlerde başlayan yeni yaşam biçimidir.

Köylümüz, köyündeki telefonla dünyanın istediği yeriyle konuşmakta, ya hasret gidermekte, ya iş yapmaktadır.

Bu, köylümüzün yeni bir çağa açılışı değil midir?

Bugün memleketimizin tüm çalışanlarının, köylümüzün, çiftçimizin fatura toplaması, vergi iadesi alması bir anlamda çağ atlamaktır.

Yeni ve çağdaş bir bilince sahip olmaktır.

İsteyen her vatandaşımın cebinde istediği kadar döviz taşıması, istediği bankada döviz hesabı açtırması, dilediği gibi yurtdışına çıkabilmesi, eskiye oranla çağ atlamak değil midir?

Ve nihayet, Türkiye'nin vitrinlerinin Avrupa ülkelerinin vitrinleri gibi olması, Türkiye'nin çağı yakalaması değil midir?

Daha önce kendisinden çelik ithal ettiğimiz Amerika, Japonya gibi ileri sanayi ülkelerine bugün çelik ihraç ediyoruz.

 Geri

İleri